• Kategorilerim

    Gül Yada Ağla !

    7/12/2009 ·

                                                                                                                          
    "Evinden dışarı adımını atar atmaz gülmeye başlardı biri. Öteki ise ağlamaya. "  
                                                                                                                                     ( Juvenalis ) 



    Demokritos ve Herakleitos arasındaki çelişik durumla başlamak istedim yazıya. Montaigne'nin dile getirdiği gibi; "Demokritos insanlığın durumunu anlamsız ve komik bulduğu için halkın arasına hafif bir tebessüm ve alaycı bir ifade ile çıkarmış. Herakleitos ise, insanlığın durumuna acıdığı ve üzüldüğü için daima asık surat ve yaş dolu gözlerle dolaşırmış. 

    Aynı sorun üzerinde iki farklı çözüm yolu bulan bu akil adamların sentezini yaratma çabası içerisindeyim... 

    Daha önce dile getirdiğim gibi; "Modern çağın söylemiyle 'Melankolik Pollyanna'" 

    Zıtlıkların var ettiği bir evrende yaşıyoruz ve gülmek ile ağlamak tarihin hiç bir evresinde birbirlerinden bu kadar uzak olmamışlardı. Tebessümün olduğu coğrafyalarda gözyaşı, gözyaşının var olduğu topraklarda tebessüm göremez olduk. 

    Bu iki kavramı en adil bir biçimde yaşamlarına sokan çocukların haricinde bir uçurumdan söz edebiliriz. 

    Toprakları kan ile birlikte sulayan gözyaşlarının aktığı savaşlarda bile böylesi bir uçurum yoktu. Şarlo'nun Hitler'le aynı dönemde ortaya çıkması tesadüfle açıklanabilir mi? 

    Nasıl ki dünya Yingler ve yanglardan oluşmuşsa gözyaşı ve tebessüm de dünyaya eşit olarak pay edilen iki ulvi kavram olsa gerek. 

    Ancak sözünü ettiğimiz uçurum çağımızın en tehlikeli hastalığı, merhemi olmayan yarasıdır. Sistem aşığı toplumların salgını da diyebiliriz. Veya sistemli yaşamlarımıza itinayla soktuğumuz bir kara bela! 

    Gülmemizi istedikleri zaman gülen, ağlamamız gerektiğini bizlere yansıttıkları vakit gözyaşı döken insanlar olmamız bu vebanın kanıtı değil de nedir? 

    Montaigne gibi bir düşünür ile başladığım yazıyı bir başka düşünür Barış MANÇO ile sonlandırmak niyetindeyim. 

    Barış abinin dile getirdiği gibi; " Gökler ağlarken dostlar biz ağlamışız çok mu? Hem de gülünce gülpembe olan bizler. . ." 

    C.Ç

    Hey Siz!

    7/12/2009 ·

    Hey Siz!

    Başkasınınmutsuzluğuilemutluolangillerden misiniz?

    Öğle saatlerinde aptal kutusunun karşısına geçip aile trajedilerini izledikten sonra   “-Ahlar, vahlar” çekip program sonunda kulise yönelen aptal sunucu misali mutfağına dönüp mutlu aile saadeti rolünü oynayanlardan yani !

    Veyahut tüm sermayesini yıkık bir duvara yaslamış ihtiyarın önünden geçerken;        “ –Ah kuzum dayanamıyorum böylelerine, içim acıyor” söylemini dile getirip size saadet pompaladığını düşündüğünüz madeni paraları atanlardan!

    Nerede katliam orada sağduyu misali trajedilere verilen tepkilerle vicdanını rahatlatanlardan...

    Peki nasıl olurda fark etmezsiniz sizin o başkasının Mutsuzluğu ile sahip olduğunuz Mutluluk aynı zamanda bir başkası için sizin Mutsuzluğunuz ile Mutluluğa sebebiyet vermekte.

    Kafanızın karıştığını hisseder gibiyim. Örnek verecek olursam; Sizi Mutlu eden şeye, ki buna “A” diyelim. A’yı meydana getiren olgu bir başkasının mutsuzluğu olsun ki buna da x + z diyelim. Şimdi şöyle ki x+z : A ise “A”da yeni bir formül içerisinde mutluluk nedeni!

    Yani ortaya çıkan Mutluluk aynı zamanda bir Mutluluğu ortaya çıkaran Mutsuzluk.

    İşi Arap saçına döndürmeden son bir formül ile noktayı koyalım.

    Hayat çok bilinmeyenli bir denklem, çözümü çok basit;

     X: Sen
     0: Ölüm
     “X’e bir değer ver ve onu 0’a eşitle!


                                                                                                                  C.Ç

    Tolstoy'a Hitaben ; İnsan Ne İle Yaşar ?

    2/12/2009 ·

    Tolstoy “İnsan Ne İle Yaşar” sorusunu sorarken acaba biliyor muydu yer kürenin bile dönmesini sağlayan faktörün Lidyalılar tarafından bulunduğunu? 

    Bireyler yaşamsal hareket alanında hüküm sürebilmek adına banknotlara tapıyorlar. Ve bu durum Tolstoy’un sualine cevap niteliği taşımakta! 

    Günümüzde, geçmişte ve gelecekte insan ne ile yaşar, yaşadı ve yaşayacak bunu herkes çok iyi biliyor. 

    Üzgünüm Descartes ama varolmanın kanıtı düşünmekten öte Merkez Bankalarından geçiyor. 

    Varlığını materyalist dünyanın ham maddesi paraya endeksleyen Ademoğlu ve Havvakızının bu zaafı sebebiyle insanlık çok acı tecrübeler yaşadı ve yaşamaya devam ediyor. 

    Siz hala 1. Dünya Savaşı’nın çıkma sebebini bıyığı tellememmiş bir veliaht prensin Sırp milliyetçileri tarafından öldürülmesi mi sanıyorsunuz? 

    Veyahut Pearl Harbour baskını ve akabinde Enola Gay’in Hiroşima’ya bıraktığı bombanın salt siyasal sorunlara mı çözüm aradığını iddia ediyorsunuz? 

    Uzatmak manasız insanlığın yaşadığı her trajedinin temelinde Napolyon’un o meşhur üçlemesi yatmakta; 

    ”Para...Para...Para...”

    Bu arada Liderler arasında en açık sözlü Napolyon olsa gerek. Baksanıza adam niyetini nadan üryan gözler önüne sermiş! 

    Her neyse. . . 

    Parayı sofistike bir biçimde atasözleri ile elimizin kiri olarak nitelesek de aslında para insanlığın kaybolmayacak bir doğum lekesi. 

    Toplumları var eden bireylerin para ile olan ilişkisi sebebiyle toplumlarda parayı var eden ideolojilerle, sistemlerle, akımlarla hareket etmekteler.

    Öyle ki; vicdanlı sıfatının yerini artık liberal, onurlu yerine muhafazakar gibi yeni ve para ile anlam kazanan nitelemelerle anlamlandırmaktayız insanı. 

    O sebepten ötürü Küresel Krizin ortaya çıkardığı bireysel çılgınlık ve bu sürecin tabi sonucudur Toplumsal Şizofreni!

    C.Ç

    Mutlak Mutluluk!

    2/12/2009 ·

    Madem ki cennetin varlığına inanırız. Mutlak ve ebedi mutluluk kaynağının o olduğunu düşünürüz. O halde ölümden korkmak da neyin nesi? 

    Ölümden korkuyorsak – ki korkuyoruz. Ya kendimize güvenmiyoruzdur ya da cennetin varlığına. İkinci olasılığı zinnar reddedenlere bakıyorum da hem ölümden korkuyorlar hem de değiştirilemez ve eleştirilemez bir tavırla cennetin varlığını iddia ediyorlar. 

    Eh bu durum realiteyi gözler önüne seriyor; “Ölümden Korkuyoruz, Cennet’e inanıyoruz. Bu demek oluyor ki kendimize güvenmiyoruz.”

    Cenneti olumlamaya yarayan Cehennem korkusu mudur bizde ki ölüm korkusu? Yoksa göç ettiğimiz dünyanın somut güzelliklerine olan inanç cennetin soyut güzelliklerine nazaran daha mı dominant!

    Cennetle Cehennem arası hayatlarımızda tutarlı olma arayışı içerisinde değilim zaten. Ancak görevini layığı ile yerine getiren bir melekten korkan bizlere sormak isterim; “ Mutlak mutluluğa ulaşmak mı ölüm yoksa bu yer küreden seyrüsefer mi?”

    Cennete inananlar ve orda olmak isteyip de ölümden korkanların bu riyakarlığına şahit olmak bu tümceleri dile getirmeme neden oldu. 

    Geçenlerde okuduğum bir haberde 117 yaşındaki yaşlı teyze sağlıklı beslenme sırları veriyordu. 117 yaşındaki yaşlı çınarı düşündüm onun beni asırlardır düşünemediğini ve düşünemeyecek olmasını bilerek. Yahu bu teyze 117 yıldır cennete alınamıyor olmasına mı üzülmeli yoksa 117 yıldır dünyasından seyrüsefer etmediğine mi sevinmeli? 

    O teyzenin bu durum karşısındaki halet-i ruhiyesini merak ediyorum doğrusu? 

    Aynı merak dürtüsü bebek ölümlerinde de yakamı bırakmıyor. Şimdi melek sıfatı ile nitelenen bebeklerin daha somut dünya ile tanışmadan gitmeleri ve akabinde bıraktıklarının tavırları! 

    Yani ceninin ergen hali olan bebekler ölünce cennete gitmiyor mu? Hani şu 117 senedir sırasını bekleyen kadının bir türlü içeri buyur edilemediği ve arzu ile gitmek istediği Cennete!

    İşte sizlerin o arzularınıza bebekler, merhaba diyemeden elveda diyerek kavuştular. 

    Ve işi gülünç kılan aklı selim olan biz yetişkinlerin ölümden korkması. Bak el kadar bebek farkında bile değil ölümün. Niye korksun ki? Nasılsa mutlak mutluluk ile erken tanışıyor! 

    Eşref-i Mahluktaki ölüm korkusunu anlayabiliyorum aslına bakarsanız! 

    Biz ölümlüler taşıdığımız insan olma sıfatını ve yaratılmışlar içerisinde en şerefli olma durumunu unuttuğumuz için günlük yaşantımızda o arzuladığımız Cennete bile karşılaşmak istemediğimiz insanlarla bir arada yaşıyoruz. 

    Hem de vicdanın unutulduğu, Erdemin sabun baloncuğu misali patladığı, Vefanın sahiden semt adı olduğu, Onurun haysiyetin, şerefin banknotlarla satın alındığı coğrafyalarda! 

    İşte bu coğrafyalardan uzaklaşmak istediğim zamanlarda aklıma hep dostlarım geliyor. 

    Kadim o dostlar arasında bana Aşkın ne demek olduğunu ve insanın aslında ne büyük bir varlık olduğunu zihnime kazıyan Rum-i’nin ölümünde ne demek istediğini anlarsak bu yazıyı anlarız! 

    Şeb-i Aruz’dur Ölüm! 

    C.Ç

    Özgürlük Paradoksu !

    2/7/2009 ·

    Varoluşundan bu yana özgürlük arayışı içerisinde olan insanın sıg ideolojilerle kendisini prangalaması ve bunu özgürlük adına yaptığını iddia etmesi büyük bir çelişki değil midir?
     
    ''İnsan hayatı eşittir çelişkiler toplamı.'' söylemini ürettiğimi hatırlıyorum lakin yukarıda sözünü ettiğim çelişkinin, yaradılıştan bu yana insanlığa yaptıklarını görünce keşke demekten alıkoyamıyorum kendimi.
     
    Keşke sadece bu meselede tutarlı olabilmiş olsaydık. Ömrü hayatımızda bir kere tutarlı olmayı deneseydik. Özgürlük kelimesini lugatlarımızdan çıkarıp atsaydık. 
     
    Bir yerde özgürlük arayışından söz ediliyorsa orada ideoloji vardır. Bir yerde ideoloji var ise orada özgürlük yoktur. Özgürlük avcısı ideologlara sesleniyorum; ''ideoloji denilen şey ruhumuza giydirilmiş deli gömleği değil midir?
     
    Özgürlük arayışını bu gömlekle belli sınırları olan bir fanusun içerisinde devam ettirmenin sonuçalarını insanlık çok acı tecrübelerle yaşadı.
     
    Kimisi milliyetçilik adı altında salt kendi ulusuna, kimi sosyalizm nitelemesi içerisinde tüm insanlığa koca koca fanuslarla özgürlük pazarlamaya çalıştı. Arz-Talep eğrisinin her daim doğru orantıda seyir ettiği bu süreçte tüccar zihniyetili ideologların vazgeçilmez dogması oldu özgürlük.
     
    Kippada, mor atkıda, yeşil sarıkta bu kavramın içlerinden doğduğunu iddia etti durdu. Hangisinden türediğinin hiç bir önemi yok. Önemli olan günümüzde sahiplendikleri özgürlük kavramından uzakta olanların bu kavramı tekelleştirme aracı olarak görme hastalığı.
     
    Mor atkının Engizisyon zihniyeti, yeşil sarığın cahil diktası, kippanın mutlak doğrucu egosu sayesinde bu kavrama ulaşılabilecek olan tek yolu unuttu insanoğlu.

    Sorgulamanın ne demek olduğunu hatırlayanınız varmı?
     
    Uzatmanın manası yok. İnsan an itibariyle hürdür. Saçma arayışlarla kendimizi tutsak etmemiz gerekir...
     
    C.Ç

    Hoş Gelen Görü !

    2/7/2009 ·

    Hoşgörünün doğanın ilk yasası olduğunu söylerdi Voltaire...

    İlk olmasının bir önemi yok günümüzde. Değiştirilemez olmasını yeğlerdim. Çünkü günümüz dünyasında yaşayan insanların dillerine pelesenk ettiği bu kavram ideoloji balonlarının içini dolduran hava gazı.

    Hoşgörüsüz bireylerin var ettiği bir hoşgörü toplumu inşa ettiğimizi düşünüyoruz. Hukuk devletinde yaşayıp hukuk toplumu olmamamıza benzer bu durum ya her neyse...

    Kum taneleri ile hesaplamaya çalıştığımız zamanda geçmişe doğru bir seyrüsefer ettiğimiz vakit, duyulan geçmiş zaman kipi ile kurulan tümcelere özlem duymamak elde değil.

    Sorgulayıcı toplumlardan sürülere, şehir devletlerinden demokrasi tiranlığına uzanan tarihsel bir süreç. Bu süreçte düşsel imgelerden ve söylemlerden eksik olmayan ve aynı şekilde varda olmayan bir kavramdır höşgörü.

    Tüm ideolejilerin orjinindedir aslına bakarsanız. Dogmatik düşüncelerde de vardır, septik akımlarda da, politikada da vardır dindede. Kısacası insanın var olduğu her noktada bu söylem olmasına karşın kendisi yoktur.
     
    Peygamberler zamanında bile din üzerine konuşulabilirken dini tekelleştirmek amacı güden eşref-i mahlukların diktası sebebiyle gençliğin bu temadan uzaklaşması, söylemler üretmemesi hoşgörüsüzlüğün ta kendisi değil midir?
     
    Bu durumu şuna benzetiyorum; ''Pozitif bilimin merkezi olduğunu iddia eden Batı'nın Galileio'yu yargılaması misali. Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu.''

    Dinler hoşgörü deryasıyken insanlığın hoşgörüye susamasını anlamak için günümüzde aşağıdaki söylemi dillere pelesenk edenleri gözlemlememiz kafi.

    ''Yaratılanı hoş gör Yaratandan ötürü.''
     
    C.Ç

    American History X

    28/6/2009 ·

    İki kutuplu dünyanın sonu, soğuk savaşın yerini pisko-sosyolojik harbe dönüştüren anın fotoğrafıdır Berlin Duvarına inen balyoz görüntüsü.

    A.B.D, aralık 1989’da  Berlin Duvarı’nın yıkılmasından 6 hafta sonra, General Noriega’ya karşı Panama’ya askeri müdahalede bulundu. Bir polis baskını tarzında gerçekleşen bu müdahale bir bildiri niteliği taşımaktaydı: ‘Bundan böyle herkes bu dünyayı kimin yönettiği ve kimlerin sadece boyun eğmek zorunda olduğunu bilmesi gerekiyordu.

    1991’de Birinci Irak Savaşı, 1992-1993 arası Somali’deki hazin serüven, 1994’te Haiti’ye yapılan müdahale, 1995’de Bosna’nın kana bulanması, Aralık 98’de Irak’a düzenlenen ‘Çöl Tilkisi’ isimli yoğun bombardıman. Ve altın vuruş diye nitelenebilecek 11 Eylül sonrası Afganistan, Irak, Pakistan süreçleri. Kolombiya’daki, Filipinler’deki. Ukrayna’daki, Gürcistan’daki  müdahaleleri saymıyorum bile!

    U.S.A iki kutuplu dünyanın yok olması ile birlikte kendisini var edebilecek, yaşamsal haraket alanlarını genişletebilecek ve en önemlisi yönetim diktasını idrak ettirip Wall Street’i her daim güçlü kılabilecek  meseleler aradı durdu. 

    Genel – Geçer bir rakip bulamaması sebebiyle lokal noktalarda foseptik çukurları inşa etti. Sovyet Rusya’nın yıkılması ile son bulan oyunun akabinde sandıkta bulunan satranç tahtası bu sefer Radikal İslam veyahut CİA’in bir operasyonun ismi olan EL Kaide ile masaya geldi.

    Dünya üzerindeki hegemonyasını Amerika’daki gibi Demokrat – Cumhuriyetçi tarzı bir ayırım ile kuramayacağını idrak eden sistemin aktörleri Şahin ve diyalog yanlısı liberal tarzı yapay bir ayırım  yarattılar. Bu ayırıma ‘Hard Power – Sowt Power’’da denilenilebilr.

    Bu ayırımı keskinleştirmenin tek yolu vardı. Şahin kanadının gaddar tiranlığının akabinde diyalog yanlılarının değişim çağrısı…

    Yes we Can!

    Sahiden de yapabilirlerdi ve de yaptılar. O halde değişim çığırtkanlarına biraz septik bir bakış açısı ile bakmak gerekir kanaatindeyim.

    Değişim…

    Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu biliriz. Lakin sistemi korumak adına keskinleştirilmiş ayrılıklar üretmek maksatlı bir değişim var ise aynı suda iki kere yıkanmamak gerekir. Ki feylosofun dile getirdiği gibi aynı nehirde iki kere yıkanamazsınız dostlarım!

    C.Ç 

    31 / 12 / 1987

    20/5/2009 ·

     
                                         31 /12/1987

                                           Perşembe

     10- 9- 8 – 7 – 6 – 5 – 4 – 3 – 2 – 1 – 0 

    Hoş geldin 1988


    İşte bu dakikalarda yer kürenin bir çok noktasında yeni ve taze bir beden plasentadan çıkıp can bulmaktaydı.

     Cakarta, Lagos, Londra, Adis-Ababa, San Diego, Caracas, Brooklyn, Sevilla, ve dünya medeniyetinin beşiği Anadolu’nun Saadet Kapısı olan İstanbul’da olduğu gibi.

    31 Aralık 1987 gecesi bu yaramaz ve haylaz gezegenin bir çok noktasında doğan bebeklerden biriydim.

    1987 senesi benimle son bulmuş
      ve 1988 senesi benim gibi bir umut ile insanların hayatına girivermişti.

    Ben tanımadığım iki insanın düşüncelerinin ürünüydüm. Ve kardeşlerimi de ben seçmemiştim. Yani ilk saniyelerde seçme hakkımın olmadığı gerçeği ile karşılaşmıştım.

    Aslına bakarsanız şanslıydım. Öyle ya, milyonlarca rakibimi geçerek kardeşlerimin de bir zamanlar bulunduğu bekleme odasına kabul edilmek kolay iş değildi.

    Evet onlarla “Karındaş” olmuştum… Kardeş olmanın karındaş olmak ile başladığını şimdi fark ediyorum.

    Bana melek sıfatını nitelediklerini şimdiki bebeklerden öğreniyorum.

    Evet Allah insanı yaratırken kendisinden bir parça lütfetmemiş miydi? Ve bebekler hiçbir sıfat almaksızın sadece yaradılıştan gelen o gizemli parça idiler. Büyüdüler ve o parçayı görmezden geldiler.
     

    Büyüdük, büyüdüler, büyüdünüz…

    İşte bu büyüyen ve büyüdükçe taşıdığı sıfattan uzaklaşanlar yeni melekler getirdi bu dünyaya.

    Bu sıfat ne miydi?

    İNSAN! 

    C.Ç

    Alf

    15/5/2009 ·


    Di’li geçmiş zaman kipi ile kurulan tümcelerin en tatlı öznesiydi “Alf!”

    30’ar dakikalık bölümlerinin sonunda gözyaşlarımı tutamadığımı Annemden duyunca, nasıl bir aşk ile bağlandığımı idrak edebiliyorum bu tüy yumağına…

    Alf benim karakterimin oluşmasında büyük faktördür! Bunu bu günlerde çok daha iyi anlıyorum.

    Müşfik Kenter’in sesi ile zihinlerimize kazınan Melmaclı Alf kanımca bir tür Feylesof’tu.
      Doğrucu Davut’un ta kendisiydi kedi yiyen uzaylı! Bilinen en önemli felsefesi "İyi Yemek, İyi Dost" tümcesinde gizliydi... 

    Hatırlamayanlar olabilir ki normaldir. Şu anda Televizyonda yayınlansa bile günümüz gençliğinin izlemesini beklemem zaten! Ancak bana katkılarını inkar edemem o tüylünün.

    O sebepten ötürü bu yazıyı bir ahde vefa olarak algılıyorum. Düşsel imgelerimden çıkagelen tümcelerin bulunduğu sayfada Alf’i misafir etmenin onurunu yaşıyorum desem yeridir!

    Biraz tebessüm, biraz sızı ile onu yad etmek istedim…

    Hatırlamayanlar için Alf ile ilgili zihnimde kalan birkaç hatırayı paylaşmak isterim.

    Melmac gezegenindeki tüm saç kurutma makinelerinin çalışması ile birlikte gezegenin yok olması sonucu dünyamıza gelmiştir Alf!

    Ki bu gezegende yemek çatalı tekerlekten önce bulunmuştur.

    Aklıma geldiği anlarda hala gülmekten yorulmama sebep olan bir sahnede ev halkı evden çıkıp sonra bir şey unuttuklarını düşünerek eve geldiklerinde Alf kapının açılması ile birlikte efsanevi repliği dile getirir;

    “- Ne Kedisi!”

    11 organından tam 7 tanesi mide olan tüy yumağı bir keresinde banyoda bir şeyler kırıp döktükten sonra çok rahat bir şekilde;

    “- Banyoya çıplak ayakla girmeyin” diyebilmektedir!

    Evin kedisi Şanslıyı yiyebilmek için varını yoğunu ortaya koyan Alf, ev halkının kediyi ona emanet etmesi ile birlikte
      kılına bile zarar vermeyecek kadar da dürüsttür!

    Hiç unutmadığım bölümlerinden bir tanesinde Alf evi terk edip bir mektup yazar. Evdekiler vicdan azabı çeksin diye mektuba göz yaşını akıtmayı planlar. Ancak mektuba gözyaşı niyetine çilek reçelini sürer.

    Son olarak Şanslıyı hipnotize ederken ona “ Sen bir hamburgersin” demesini unutmam mümkün değildir!

    Uzun lafın kısası flashback yaptığım şu anlarda zihnimdeki en büyük fotoğraf karesinde Alf bulunmakta...

    C.Ç

    e-Adam...

    14/5/2009 ·


    Fiberoptik kablolar vasıtası ile insanlarla iletişim kuran zat-ı muhteremdir kendisi .

    Asosyalliğini sosyal paylaşım ağları ile giderir, yapay iletişim köprüleri kurar, sanal sevgi sözcüklerini, sanal karakterlere aktarır!

    Tahsilini “Vikipedia” ile tamamlayıp, ideolojilerini sözlük yazarları sayesinde zihnine kazır!

    Düşsel imgelerinden çıkan çakma tümceleri sanal karakterler aracılığıyla, kişiselliğini ön planda tuttuğu iletilerde paylaşır!

    Search ede ede Bağdat’ı bulur Google Earth’de…Arayışını arama çubuğu ile sınırlı tutar!

    En mahremi bile izleme, okuma, dinleme alışkanlığını iliklerinde hisseder artık. Memnuniyetsiz ve tahammülsüzdür!

    Hayata High Definition bakar. At gözlüklerini çıkarmıştır artık. Yerinde “Ben” perdeli 3-D gözlükler mevcuttur.

    Konulara vakıf olamaz, bir bütünü ele alamaz. Pixel pixel çözmeye çalışır.

    İletişimindeki güzellikleri veri aktarımı ile sınırlı kalmaktadır!

    Hoşgörüden uzak, vicdanın unutulduğu bir coğrafyada yaşamaktadır. Tahammülsüzlüğünün sebeplerinden bir tanesi de bu olabilir!

    Parmakları her dahim deletenin üzerindedir!

    Sıkıldığında inzivaya çekilip özeleştiri getirmek yerine Ana Sayfaya döner döner durur!

    Bu Med-Cezir teknolojik bir paradoks halini alır!

    “ e-Adam söyler misin bana? Geçmişini özlediğin oluyor mu?”

    - Bir parça özeleştiri yapacak olursam; “di’li geçmiş zaman kipi ile kurulan tümceleri özledim!”


    C.Ç

    Meyvesiz Ağaçlar !

    13/5/2009 ·


    Meyveli ağacın
     dalları yere eğilir, meyvesi yoksa dalları havaya uzanır.

    (Mevlana Celaleddin-i Rumi) 

    İnsanoğlu kibir ile kirlenir, Tevazu ile temizlenir! 

    Caddelerde, sokaklarda, dünyanın kendi etrafında döndüğünü sanan ne çok insan var. 

    Kendilerini yer kürenin göbek deliği sanan tuhaf Eşref-i Mahluklar!

    Yukarıdan bakmayı bir refleks haline getiren enteresan insanlar!

    Hayatlarımızın her noktasına itinayla kibri soktuk! Helal Bizlere!

    Dinlediğimiz müzikle, giydiğimiz elbiselerle, okuduğumuz kitapla,  işimizle, eşimizle, hatta ve hatta en vahimi ibadetlerimizle başkalarının üzerinde olduğumuzu iddia eder olduk!

    Bu ne Kibir! 

    Müzik demişken; Linkin Park dinleyen bir kişinin Neşet Ertaç dinleyen kişiye ne gibi bir üstünlüğü olabilir ki?

    Müzik evrensel bir kavram ise Bob Marley ile Kazancı Bedih arasında fark görüyor musunuz?

    Konumuza geri dönecek olursak kibir insanı kirletir dostlarım!

    Birde üzerine bir tutam “Ego” serpiştirdiğinizde çekilmez olur!

    Ne yazık ki toplumumuzu “ Kusursuzlar ve Mükemmeller” oluşturmakta. 

    Eleştiri artık reality Showlarda görülen, konseptin parçası bir kavram…

    Özeleştiri mi?

    Unutun gitsin! 

    Ben ile başlayan tümcelerin ardı arkası kesilmez oldu. Evcilleştirilen hayvan misali bencilleştirilen insanlar olduk. 

    Bakış açısının ne olduğunu, Empatinin ne anlam ifade ettiğini unuttuk. At gözlüklerimiz dahi yok artık. Gözlerimizin önünde “Ben” perdesi var!

    Ağustos ayı yaz ayıdır! Bizce!!! Çünkü kuzeyde yaşıyoruz! Birde
       Avustralya Abrojinlerine sorun.

    Yukarıdaki abrsüd tümcenin ne anlattığını iyi okumanızı tavsiye ederim!
     

    C.Ç  

    Trajedi - İstatistik Savaşı!

    5/5/2009 ·


    1000 kişinin ölümü bir istatistikken, 1 kişinin ölümü trajedidir!

    Bu realiteyi görmezden geldiğimiz içinidir ki, görevini layığı ile yerine getiren bir melekten korkarız!

    İnsan hayatına masumiyet katan ölüm kavramının, yeryüzünde kalıcı olmasını sağlayan Azrail’den korkmamak gerek.

    Trajedilerin büyüyerek istatistikler oluşturduğu yer kürede Ölüm o kadar masum ki!

    Bu sebepten ötürü değil midir ki; Simsiyah hayatlarımızın sonunda Bembeyaz kefenler giyerde gideriz!

    99 milyon tane trajedinin bir istatistik oluşturduğu bir meseledir İkinci Dünya Savaşı! Masum ölümlerin şeytani bir amaca hizmeti sanki... 

    Hiroşima’nın patlaması 230 bin trajedinin doğurduğu bir istatistik meydana getirmedi mi? 

    Srebrenitsa’da, Gazze’de Auschwitz’de Çanakkale’de Bağdat’da, Vietnam’da…

    Bu aptal yer kürenin bir çok noktasında, bir çok trajedi, bir çok istatistik doğurmadı mı?

    Bir çok annenin bir çok melek doğurduğu gibi!

    Bazen masumiyetimizi kıskanır Melekler!

    Bazen kötülüğümüzü görünce kaçacak yer arar Şeytanlar!

    Andan ibaret olan insan hayatına masumiyet katan ölüm kavramını, şeytani amaçlara hizmet eden araçlar haline getirdi İnsanlar!

    Son olarak istatistiki bir bilgi ile sonlandırayım bu trajediyi!

    Siz şu anda bu yazıyı okurken dünyanın bir çok noktasında birileri ölüyor!

    C.Ç

    Love Story

    2/5/2009 ·


    Yıldızlara aşık olan bir adam tanıdım.

    Kıskandım…

    Vay be dedim. Milyonlarca yıl sürecek bir aşk.

    Dokunamayacak, kavuşamayacak, duyamayacak, ve hiçbir zaman anlayamayacak!

    Ölümsüz bir aşk bu olsa gerek dedim.

    Artık an itibariyle acıyorum o adama.

    Senin gibi kelebeğe aşık olan birini tanıdım artık!

    Milyonlarca yıl süregelen amaçsızca bir aşk mı?

    Kelebek gibi bir günlük yaşamda asırlar boyu dile gelen bir aşk mı?

    Ölü Geline Sevgilerle…

    C.Ç

    No Money !

    27/4/2009 ·


    İnsanlığın tükenişini kim icat etti?


    Tabi ki Lidyalılar!


    Çıkar ilişkilerinin kaderimizi çizmeye başladığı günümüz dünyasında parasız kalamayız tabikide!

    Babamın deyişidir; “Parasız adam gereksiz adam”

    Öyle ki, Para vicdanın yerini aldı Master Cart’ın alamayacağı hiçbir şey yok artık!

    Bizler ki para ile alınan her şeyi sahipleniriz, alınan objenin bizi sahiplendiğini unutarak!

    Çıkar alışverişleri ile geçen bir ömre hayat der olduk, Yazık!

    Ancak unutulmaması gereken şu ki; İkinci el tezgahlarında bulamazsınız hakikati! Dönen dünyanın dönek tüccarları satamaz size Vicdanı!

    Kitle İmha Dolarlarınız ile yardımlar yaparak hafifletemezsiniz yükünüzü!

    Din iman edebiyatı parçalayarak tapar oldunuz banknotlara! Hayatınızın olmazsa olmazıdır para! Bir nevi kıbleniz artık! O nerde siz o yönde!

    İnsanlar birbirlerini “Arz-Talep” olarak niteliyor artık! Ne denilebilir ki?

    Ne zaman karşımızdakinin haklı olduğunu düşüneceğiz?

    Çok zor bir sual sordum sanırım!

    Ah! Unutmuşum…

    “Müşteri Her Zaman Haklıdır!!!”

    Ben ne söylersem söyleyeyim Büyük Şef’in dile getirdiği deyişin yanında sönük kalacak.

    O halde sahne senin Büyük Şef;

    "A
    ncak son ağaç kesildikten sonra,
    Ancak son nehir zehirlendikten sonra,
    Ancak son balık yakalandıktan sonra,
    Ancak o zaman anlayacaksınız ki para yenmez! ! !"

    C.Ç

    Doğum Yerim Bakırköy

    25/4/2009 ·


    Özgürlük kavramını prangalarından kurtaran kimselere selamlar olsun…

    Delilik zor zanaat doğrusu.

    “Kral Çıplak” deme cesaretini bir tek onlar gösterir ve ne yazık ki bizlerin iktidar sevdası “Delidir ne yapsa yeridir” diye nitelememize sebep olur onları!

    Deli diyoruz onlara…

    Ama hiç düşündük mü? Biz düşünemeyenlerin düşünenlere bu sıfatı hangi sebeple nitelediğimizi?

    Tabi ki düşünmüyoruz. Biz deli değiliz! ! !

    Sonuç odaklı hayatlarımızdan süreç içerisinde geçip gidenlerdir onlar. İpin kavgasını yapan bizlerin yanına gelir, kuyuya taşını atar ve gider. Bizler ise taşı çıkarmak ve taşın kavgasını yapmak için kırkıncıyı bekleriz.

    Bardağın dolu yada boş tarafına bakmaz onlar. Suyu içer ve gider... Ve bize boş bardakları dizmek kalır.

    Norm’lara uyan Normallerin inşa ettiği evrende Anormal olarak muhalefetin kralını yapan nevişahsınamünasır kimselerdir deliler.

    Ölü geline sadakat ile bağlanan Eşref-i Mahluktur o.

    Allah’ın gizli casuslarına tekrardan selamlar olsun…


    “Bir Delinin Not Defterinden Deliliğin Tanımı;

    “Sevilmeyi değil sevmeyi severim,
    mutluyken ağlar üzgünken gülerim,
    doğruya yanlış diyebilirim,
    serseriyim en düzenlisinden,
    söylemem asla kimseye yerini,
    beni ele verirken kurtarırım dünyayı,
    kendimin kahramanıyım,
    hiç kimsenin güzel demediğine mükemmel der; mükemmel denenden nefret ederim.. Suçluyum bir nevi,
    korkmam ben hiçbir şeyden ama korktuğum için kapatırım perdelerimi denize bakan penceremde..
    Sonsuza tapmam, sonu sever onun için yasarım..
    Bazen acıtır ama sondur benim sevgilim, acıtmayan sevgi olmadığı gibi..
    Gözlerimden akan tek sıvı kan, kanım siyahtır benim..
    Pesimistlikle alakası yok bunun, siyah sonun rengidir; film biter ve ekran kararır..
    Gürültünün içinde sessizliğin tadını çıkarabilen azdır, sessizlik ürkütür ama korkutamaz,
    alıştım ben sessizliğe..
    Düşünmekten kaçmam, düşündüğümü söylerim ve düşündüğüm bana ait olan tek olgu olduğu için en özelimdir, kimseyle paylaşamam..
    İçtikçe ayılır ve hayattan yudum aldıkça sarhoş olurum, ayyaşım ben..
    En iyi yaptığım şeydir susmak, anlatırım hiç durmadan; konuşurum ama kimse anlamaz onları, o yüzden hep sustum, anlanmadıkça konuştum denemez, suskunum ve sustum..
    Akilli olanların dünyaya yaptıklarını gördükçe hayrete düştüm, gördüklerim bana yetti ve ben onlar gibi yapmıyorum, akıllılar bunu yapıyorsa,
    ‘Deliyim ben’...


    C.Ç

    High Definition Rüyalar…( HD)

    22/4/2009 ·


    Görüntü kalitesi düşük bir rüya görmeye başlamıştım ki annem sağ olsun getirdiği ılık süt ile bu rüyadan uyanarak kurtuldum.

    İçilen ılık sütün akabinde uyuyunca gördüğüm rüyanın “HD” kalitesinde olması beni sevindirdi.

    Rüyada bir köprü üzerindeydim. İlerlemeye çalışıyordum ancak rüya ara belleğe kaydolmadığı için bunu başaramıyordum. Bende pause butonuna basarak ara belleğe dolmasını bekledim rüyanın.

    Ara belleğe kaydolan rüya başlamıştı. Karşımda yüksek çözünürlüklü bir canavar duruyordu. Benden pixel pixel büyüktü. Korktum ve ne yapacağıma karar veremedim.  Farklı bir server da olmayı yeğlerdim!

    Aklıma bir anda geçenlerde görmüş olduğum rüyanın demosu geldi! Oradaki gibi “CTRL+A” yapıp varolan her şeyi “Shift+Delete”ile sildim. 

    Canavardan kurtulmuştum,ancak hiçbir şeyde yoktu. Bir nevi rüyayı formatlamıştım!

    Veri aktarımının gerçekleşmesi ile birlikte rüya yeniden şekillendi.

    Yine aynı köprünün başındaydım. Bu sefer köprünün diğer ayağında/ ağın diğer tarafında dünyalar güzeli bir genç kız duruyordu.

    Megapixeli, çiftçekirdeği, anakartı, hepsi tam donanımlıydı. Harika bir kızdı!

    Dokunmak istedim ama yapamadım. Eski sisteme aittim ben…

    Mause imleci yardımıma koştu ve kızı tutup yanıma sürükledi. “Copy-Paste” yapmayı düşündüm gitme ihtimaline karşılık, ancak
      “Copyright” olduğunu gördüm!

    Hüzünlendim. . .

    Arka fonda filmlerdeki gibi Zeki Müren çalıyordu, Media Player’dan sesini açtım!

    Kızın masaüstündeki yüksek çözünürlüklü Wallpaper’ı görünce farklı dünyaların insanları olduğumuzu anladım…

    Bu buhran içerisinde yapılabilecek tek şey vardı;

    “ALT+F4”

    High Definition rüya sonlanmıştı. Yataktan kalktım ve yerdeki boş süt bardağını devirdim. Sandalyeyi çektim ve oturumu açtım…

    C.Ç

    “Bir kafes kuş aramaya çıkmış!”

    21/4/2009 ·


    “Öff, dedi fare.

    Dünya
     da günden güne daralıyor.

    İlkin bir genişti ki, korktum,
      koştum ileri, uzakta sağlı sollu duvarları görür görmez dünyalar benim oldu.

    Ama bu uzun duvarlar da öyle çabuk birbirlerine doğru ilerliyorlar ki, en son odadayım işte; orada, köşede de kapan duruyor, gitgide kısılacağım kapana.

    Kedi; “Sen de öyleyse yönünü değiştir,dedi ve kedi fareyi yedi.”


    Kafka sanırım yukarıda küreselleşen bir köy olan dünyayı tasvirleşmişti.

    Öyle olmasa bile ben öyle algılıyorum. Kim buna karşı çıkabilir ki?

    Algılamama kim müdahale edebilir?

    Bu beni özgür kılan ender vasıflardan biri değil midir ?

    Algılama olayını geçersek şunu dile getirebilirim ki; “Kedi fareye yedi!
      Mesele bundan ibarettir dostlarım!”

    Yoksa Küreselleşen dünya kimin umurunda ki?

    Politikacıların mı?

    Düşünürlerin mi? (Ki var mı artık bu sıfata nail olan insanlar?)

    Yoksa iş adamlarının mı? 

    Kimi ilgilendirir bilemem ama tek realiteden söz edebiliriz!

    Evet dünya küreselleşen bir köyden ibarettir artık! 

    Ancak bu köyde İnsanlık adına, Vicdan adına, Hakikat adına zerre umut yok!

    Bu kadar karamsar olmak istemezdim ama gel gör ki yaşadıklarım, yaşananlar, görülenler, duyulanlar, hissedilenler iyimser olmama mani!

    Yer kürede yaşayan en karamsarın halet-i ruhiyesindeki optimistlik kadar iyimser olabiliyorum! 

    Pembe tablolar çizemiyorum çünkü pembe gözlüğüm yok hatta gözlerim yok! 

    Göz çukurlarımı kapatan misket bombalarıydı!

    İyimser olmak için iyi şeyler duymak istiyorum ama kulaklarımı
      köye atılan atom bombalarının sesi sağır etti! 

    Bir iki güzel düşence ile mutlu/umutlu olmak
      istiyorum ancak köyde düşünenler yakıldı/idam edildi! Engizisyon ve bu tarz  adalet timsali mahkemeler düşüncelerime müebbet verdiler, yaktılar, idam ettiler!

    Yatmak, yanmak, ölmek zorunda kaldım…

    Şimdi başa dönecek olursak “Kedi, Fareyi yedi!”

    C.Ç

    Muhalif Olmak Her Daim!

    16/4/2009 ·

     


    Ne anlamı olabilir ki insan olmanın?

    Yeni Dünya’nın keşfinde “Kızılderili, “Cadı Avı” sırasında bilgin bir kadın olmadıkça…

    Hayatın anlamına vakıf olunabilir mi?

    Fransa’da “Cezayirli”, “Ku-Klux-Klan” karşısında “Negro” olmadığımız sürece…

    “Soğuk Savaş” esnasında, A.B.D’de “Komünist” S.S.C.B ‘de “Liberal” olmadıkça neyi savunabilirsin ki günümüzde!

    Marcos’un dile getirdiği gibi San Francisco’da “Eşcinsel” olmadıktan sonra ne esprisi kalır ki yaşamanın.

    Kabil’de Kız Çocuğu, Tanzanya’da “Albino” olmadığın sürece yaşadığını iddia etme!

    Saddam iktidarı sırasında Halepçe’de “Kürt”, Franco diktasında Bilbao’da “Anarşist” değilsen anlam veremezsin hayata!

    Auschwitz’de “Yahudi”, “Sarajevo”da ve “Doğu Timur’da” Müslüman olmanın ne demek olduğuna kafa yoramaz isen neye kafa yorabilirsin ki?

    Güney Afrika’da Zenci, İsrail’de Filistinli olamamak, insan olamamaktır kanımca!

    80’lerde Anarşist olmadığın sürece ne önemi kalır ki günümüzde muhalif olmanın…

    Tehcir’de “Ermeni”, 6-7 Eylül’de İstiklalde “Rum Esnaf”, 90’larda köyü yakılan “Kürt” olmadıkça idrak edemeyiz birçok şeyi.

    Ve en önemlisi Emperyalist güçlere karşı Çanakkale’de ölmedikçe, Sakarya’da olmadıkça, Büyük Taarruza mermi taşımadıkça ne anlamı kalır ki “Türk” olmanın!

    C.Ç

    Medeniyetler Savaşı!

    14/4/2009 ·


    Bir zat-ı muhterem dört kişiye bir miktar para verdi ve "bu para ile işinize yarayanı" alın dedi. 

    Dört kişiden biri "bu parayı Engür'e verelim" dedi. 

    Öbür arkadaşı Arap'tı,"aksilik etme" dedi. "Ben Engür istemem, İneb isterim."

    İçlerinde bir de Türk vardı. O da, "ben ne İneb, ne Engür isterim ben Üzüm isterim" dedi. 

    Rum olan sonuncusu, "Bırakın bu lafları, bu para ile İstafil alalım" dedi. 

    Derken bu tartışma büyüdü ve birbirlerine girdiler.Kavga dövüş derken ortallık karıştı! 

    Kanımca Medeniyetler savaşı bu şekilde başladı. Anlayıştan uzakta, vicdanın unutluduğu bir coğrafyada! 

    Bu arada İstafil Rumca, İneb Arapça, Engür Farsça Üzüm demektir! ! ! 

    Şimdi Galeano'nun dediği gibi;  " Üzüm Şaraptan yapılmışsa, belki bizlerde kim olduğumuzu söyleyen sözcüklerizdir..."

    C.Ç 

    Hepimiz La Linea'yız, Hepimiz Çizgi!

    14/4/2009 ·


    Allah Rahmet eylesin Cenk ağabeyin sesi ile tanıdık biz o tuhaf çizgi adamı!

    Asabi bir zat-ı muhteremdir kendisi. Her şey mükemmel olsun ister kendisi kusursuzmuşçasına!

    Farkında değildir çizginin bir bütünü temsil ettiğini ve kendisinin de
     o bütünün bir parçasına ait olduğuna.

    Rahatsız olduğu şeylerin aslında kendisinden kaynaklandığını pek anlamaz garibim!

    La Linea veyahut bizim bildiğimiz/tanıdığımız ismi ile “Bay Meraklı”, elleri arkada komut vererek sürdürür yaşamını.

    Bir Çizgiden ibarettir oysa! Ne bu kibir, ne bu sinir!

    Aslına bakarsanız bize benziyor ya!

    Hep sinir harbi içerisinde kendisini var eden çizere şikayet dolu anlamsız tümceler kurması, Önüne çıkan engelleri teker teker aşması, kimi zaman tökezlemesi falan tıpkı bizler gibi.

    Halet-i Ruhiyesinin durumuna göre arka planın renk değiştirmesi tamamiyle felsefik olsa gerek! La Linea’nın bize anlattıklarını dikkatle okumalıyız…

    Kalem ile Linea arasındaki ilişki, Kul ile Allah arasındaki ilişkiden farksızdır kanımca!

    Mealen uzatmanın anlamı yok!


    Hepimiz La Linea’yız, Hepimiz Çizgi! 

    C,Ç

    Dost Ve Müttefik Kardeşime...

    10/4/2009 ·


    Selamlar…

    Dost ve müttefikim, Amerikalı Kardeşim! ! !

    Ben “Yaratılanı hoş gör yaratandan ötürü” söylemini iliklerimde hisseden bir dünya vatandaşı olarak sana yazıyorum…

    Sen sana ait olmayan toprakları gasp ettiğinde

    Ben burada dünyaya hoşgörü dersi veriyordum!

    Sen bembeyaz yürekli “Kızılderili” insanları kanla tanıştırırken,

    Ben insanlığa vicdanın/merhametin ne demek olduğunu uygulamalı anlatıyordum.

    Sen utanmadan “Cherokee” Jeepinle
      “Kentucky” restaurantına gidip orada “Fox” kanalındaki filmde “Apache” helikopterini izleyip vicdanın sızlamazken,
    Ben burada
      bir zamanlar “Millet-i Sadıka” diye hitap ettiğim insanlarla olan diyaloğuma ne oldu diye düşünüyorum.

    Sen o güzelim topraklara kan bulaştırdıktan sonra Afrika’daki siyahi insanları gemilerle köle olarak getirdiğinde,
    Ben farklı milletlerden insanların bir arada eşit olarak yaşadığı bir coğrafyada nefes alıyordum.

    Sen o getirdiğin temiz insanları köle olarak niteleyip “Ku-Klux-Klan” gibi örgütlerce öldürürken,
    Ben zor durumdaki insanlara dünyanın neresinde olursa olsunlar el uzatıyordum!

    Ve en önemlisi ben emperyalist güçlere karşı savaşan ve bu savaştan başı dik ayrılan bir ulusun evladıyken,
    Sen o kirlettiğin toprakların ötesinde dünyanın bir çok noktasına
      demokrasi adı altında tuhaf şeyler götürüyorsun!

    Şimdi de, seninde gayet yakından tanıdığın Malcolm X’in dile getirdiği gibi “Bir Kent Faresi” ile her şeyin değiştiğini söylüyorsun.

    Bu günlerde Kent faresi Obama Amerika Bir-LEŞ-ik Devletlerinde oval ofiste otururken köy fareleri bir zamanlar acı çekiyordu...

    İşte bu kent faresi, Emperyalist güçlere karşı konulabileceğinin kanıtı olan T.B.M.M’de konuşurken geçmişimizle yüzleşmemiz gerektiğini dile getirdi.! ! !

    Evet dostum sana bir şey söyleyeyim mi;

    “Ben geçmişime doğru gittikçe senden ve tüm pisliklerden uzaklaşıyorum!
    Sen ise geçmişine gittikçe benden ve tüm güzelliklerden uzaklaşıyorsun!”

    C.Ç

    Mutlu&Umutlu!

    8/4/2009 ·


    Yaradılış safası bir umuttur aslında…

    Sperm hücresinde başlayan yolculukta bir umut, ulaştığı nokta
     “Eşref-i Mahluk’ta” .

    Ademoğlu ve Havvakızı’nın kaybetmediği tek şeydir umut!

    Kimi zaman sınav öncesi son derste ilk kez açılan kitapta, kimi zaman ise saati çoktan geçmiş buluşma esnasında umudun sözcüğüdür “Allah büyük”!

    Yenilmeyi kabullenmektir umudunu kaybetmek.

    Umudunu yaşattığın sürece varsındır yaşayan cesetler arasında!

    Korktukça tutsak değil miyiz? Bu anne karnı kadar dar dünyada!

    Ve yine umut ettikçe özgür değil miyiz? Şu koskoca kundakta!

    Üstad’ın sözleri ile sonlandıracak olursak; 

    “Umut, Uyanık Adamın Rüyasıdır”

    C.Ç

    DuWar!

    4/4/2009 ·


    Seçim sonrası, kaybeden muhtar adayının yerine, kayıp köpek ilanının asıldığı, asırlık mazisi olan bir duvardı orası…

    Sabaha karşı iki hippi gencin sevişmelerine destek olan ketum bir sırdaştı kimi zaman…

    80’lerde yasadışı bir sol örgüt üyesi olması sebebiyle “kireç” cezası ile tanıştı. Üzerine daha sonraki yıllarda grafitiler yapılmış olsa da, kireci asla unutmayacaktı…

    “ - Allah kimseyi çaresiz bırakmasın!” söylemi ile yürekleri dağlayan genç kızın sırtını yasladığı güvenilir bir dosttu!

    Polisin kordon altına almaya çalışıp, olay yeri diye nitelediği bir mekandı…

    İşçinin ekmek arası peyniri yediği sofra, öğrencinin yediği sosisli sonrası eline bulaşan ketçabı silen selpağı attığı çöplüktü…

    Katil zanlısı için arkasına geçip saklandığı an itibariyle görünmezlik iksiri, “kuka” oynayan çocuk için topa vurana dek içerisine girdiği dev fanus…

    Yaratıcı gençliğin tuvali, mizahın merkezi, edebiyatın sahnesi ve ozanın defteriydi…

    Kaybedenin köşeye sıkışmışlık sembolü, kazananın sıçrama tahtası, karamsarın engeliydi o…

    İlk öpücüğün, son bakışın, vedanın, buluşmanın, aşkın, nefretin, kavganın, barışın her türlü duygunun ev sahibi olan gururlu bir yapıydı…

    Orası önünden geçerken bir selamı çok gördüğümüz asırlık tarihimiz, geçmişimiz, geleceğimiz ve anımızdı…

    Orası bir duvardı…

    Ne 89’da Berlin’de yıkılan bir duvar, Ne de günümüzde Filistin’de yükselen…

    Orası bir Duvardı…

    C.Ç

    Hoş Bir Seda!

    3/4/2009 ·


    "Bip. Bip !"


    Bu sesi zihnimden atamıyorum… Benliğimde kazananın kaybedenle dalgasını geçtiği anın fotoğrafıdır!

    Kazanmanın ne demek olduğunu Road Runner’dan öğrenirken, “Galiptir bu yolda mağlup” sözünü Jackal’a atfediyorum…

    Road Runner masumiyeti ve vicdanı temsil eder benliğimde, ancak bu masumiyet galibiyet ile kibirlenince silinir gider , Jackal aklı/mantığı ve bu mantığı art niyetle birleştirerek fesatlığı, ancak aynı şekilde Jackal’da kaybedeni simgeler ve mazlumu oynayarak gönülleri feth eder!

    Aslına bakarsanız
      kaktüslerin içerisinde, büyük kanyonların arasında Road Runner Jackal’a, Jackal Rode Runner’a muhtaçtır!

    Biri kaçmaya, biri kovalamaya aşıktır kanımca… Biri av olmaya, bir diğeri avcı olmaya… Bir taraf kazananı oynarken diğeri kaybeden oluyordu...

    Kaybediyor olması her daim beni Jackal müptelası yapmıştır. Acme Enstütüsünden aldığı tüm araç gereçler hep götünde patlamıştır Jackal’ın.

    Rode Runner ise düşene birde ben vurayım dercesine o lanet sesi çıkararak olay yerinden uzaklaşmıştır hep…

    “Bip. Bip”

    C.Ç

    Umut Denilen Şey Bir Seraptan İbaret midir?

    2/4/2009 ·

     

    Serap ile Umut…

    Aynı şehrin iki farklı kıtasında yaşayan hayal ortaklarıydı onlar… 

    Serap, Güneş’in “Gün” ile tanışında Bebek sahilinde koşarken, Umut geç kaldığı işine yetişebilmek için Üsküdar sahilindeki motorlardan birine atlıyordu…

    Onlar aynı şehrin iki farklı kıtasında yaşayan hayal ortaklarıydı…

    Aynı “Günün” karanlık ile olan vedasında, Serap, yatağına uzanıp hayal ortağının kulağına şunları fısıldadı;

    “-Hadi uyuyalım… Uyuyup eşit olalım!”

    Umut ise gördüğü serabın etkisinden kurtulup; “-Vakit ölüm vaktidir” diyerek uyku ile sevişirken ardında bıraktığı tek şey sûkun haliydi…

    C.Ç

     

    İyi ki Doğdum... Gördün Mü Vatandaş Oldum!

    29/3/2009 ·



    Bir zamanlar üzerinde, madeni para ile Şampiyonlar Ligi finalleri oynadığımız tahta sıraların üzerinde üç sandık duruyordu.

    Görevli elime tutuşturduğu kağıt parçalarını alıp duşa kabin tarzı kapatılmış bölmeye geçmemi istedi. 

    Kabinde beni en son okul müdürümüzün masasında gördüğüm bir mürekkep yastığı ve üzerinde “Evet” yazan bir mühür karşıladı!

    Pusula diye hitap edilen ve siyasi partilerin simgeleri ile dolu kağıt parçasına bakarak düşündüm.

    Şimdi Vatandaş olma zamanı…

    Siyasilerin Tahtakale esnafı Rüstem Abi gibi “-Geeeel Vatandaaaaş Geeeel, Batan Geminin Malları Bunlarrrrrr” söylemini
      ürettiklerini düşsel imgemde tasarladım.

    Ve C.Ç’ye yakışanı yapıp mührü tüm siyasi simgelere teker teker bastım. Mealen Demo-Krasi’yi elime yüzüme bulaştırdım…

    Zarfı açtım, içerisine daha önce kaleme aldığım “Demo-Krasi” yazısını
      koydum. Zarfı yalayıp kapattıktan sonra,  tatlı bir genç bayanın başkanlığını yürüttüğü sandıklardan birisine attım. 

    Vatandaşlık görevini layığı ile yerine getirmenin verdiği huzur ile okuldan çıkarken Atatürk büstünün önünde durup içimden Ata’nın “-Ehven-i Şer, Şerlerin en fenasıdır” sözünü düşündüm..   Ve “Yaşasın Demo-Krasi! ! !” diye haykırarak oradan uzaklaştım…

    Sade Vatandaş

    C.Ç

    Not: "Demo-Krasi" isimli yazının linki:
    http://dusunuyorumohaldevurun.blogcu.com/demo-krasi_37686981.html

    C.Ç Kalabilmek. . .

    29/3/2009 ·


    Hiç
    melankolia bulutlarının taşıdığı yağmurda ıslandınız mı?

    Üzerinizdeki yağmur suları kurumadan
    pesimist bir fırtınaya yakalanıp umutsuzluk içerisine düştünüz mü ?

    Veyahut
    mutsuzluk pınarından kana kana içip doyduğunuza şükrettiniz mi?

    Peki
     karamsar bir evrende yaşamınızı sürdürüp, kötümser olmamak için mücadele verdiniz mi?

    Ve en önemlisi…

    Tüm bu şartlar altında
    Pollyanna  kalabildiniz mi?

    Melankolik Pollyanna’dan sevgilerle…

    C.Ç


    ‘di'li geçmiş zamana…

    26/3/2009 ·


    Benim için…


    Cebindeki tüm parayı “Toto’ya” yatırabilmek ve ekonomik özgürlüğünü yüreğinde hissedebilmektir çocuk olmak…

    Boş bir vita yağ kolisinin içerisinde olmayan bir tavşanı hayal edebilmek ve o tavşanla birlikte kaplumbağa yenilebilmektir…

    “-İsmin ne?

    - Emel

    - Benimkide Cengizhan hadi gel oyun oynayalım” ile başlayan iletişim köprüleri kurmaktır.

    Hoşlandığın kızın kapısına gitmeden önce saçları dibine kadar ıslatmaktır.

    Düğünlerde pisti boşaltmak demek ve o düğünlerde giymiş olduğun takım elbise ile “Adam” olabilmektir.

    Işıklı spor ayakkabı alamamaktır kimi zaman…

    Adidas Nike Pumaları değil Qweendys marka spor ayakkabılarını bayramda giyebilmektir…

    Kapının önünden geçen Gofretçiyi annenizden habersiz durdurmaktır.

    Beslenme saatinde kokusu tüm sınıfı, hatta koridoru saran haşlanmış yumurta yemektir.

    Uyku saatinizin olması, ama o saatte asla uyuyamamaktır.

    Bayramlıkları giymemek için arife günü kendinizle mücadele etmektir…

    Hafta içi - Hafta sonu kavramını idrak edemeyişinden ötürü sadece hafta sonu yayımlanan çizgi filmleri kaçırmamak adına 7 gün boyunca aptal kutusuna bağlanmaktır.

    Yukarı mahalle ile oynanan halı saha maçında annennizden izin alamamanız sebiyle kadrodan çıkarılmaktır. 

    Ve aynı maçlarda penaltı olunca rakibin  kaleci değiştirmesi sebebiyle iki kez penaltı kullanmaktır.
    "Telli telli telli, şu telli turna şarkısı ile büyümek eşi dostu bu şarkı ile ağlatabilmektir!

    Bulmaca sayfalarında “Şaşı bak şaşır” sayfalarına bakıp şaşırmamak ve bu durum sebebiyle hüzünlenmek demektir.

    Güzel yemeklerin yapıldığı bir iftar sofrasında ailenizin güzelleştiğini görebilmektir.

    Sulugöz yiyip ağlamadığını eşe dosta söylerken ağabeyinizden dayak yiyip“- Al işte ağladın” söylemini duymaktır.

    Ödünç taso almak ve aldığı o ödünç taso ile arkadaşını kökmektir. 

    Ve tabi o ödünç tasoyu geri vermektir.

    Körfez savaşını Televizyondan seyredip havai fişek gösterisi sanmaktır.

    Muhalif olmaktır her daim…

    Her yılbaşı bir sene daha uzaklaşmak bu güzelliklerden… Ve bunu doğum günü adı ile kutlamak demektir!

    Mesele çocuk olmak değil dostlarım… Çocuk kalabilmenin verdiği hazzı sol üst köşede hissedebilmektir!

    C.Ç

    Hakikaten Şirinler!

    23/3/2009 ·


    "Bir gün yolunuz ormana düşerse etrafı dikkatlice dinleyin, belki Gargamelin çığlıklarını duyabilirsiniz. Ve uslu bir çocuk olursanız, belki şirinleri bile 
    görebilirsiniz." 
                                           (Şirinler Öncesi Dış Ses =) 
                              

    Şirinler sonrası C.Ç: 

    Ama hiç bir çocuk uslu olmayı başaramaz! Çünkü çocuk olmak uslu olamamaktan ibaret!

     
    Peki Gargamellerin çığlıklarını duymak zorunda mıyız?

     …Ne çocuk olmayı ve bunun getirdiği yaramazlığı kabullendik ne de şirinleri göremeyeceğimiz realitesini…

    Mavi tenli beyaz şapkalı paylaşımcı varlıklar yok bu dünyada… Sağımızdan solumuzdan yükselen Gargamel çığlıklarının haricinde bir dünya beklemek hayalcilik olur artık!

    Hadi uslu olmayı deneyelim… Belki şirinleri görebiliriz…


    C.Ç

    Ölüm... Paradoksal Bir Düşsel İmge!

    22/3/2009 ·


    Ne zaman gerçekleşeceğini bilemediğimiz ölüm realitesini düşündükçe tebessüm ediyorum. İnsan hayatına masumiyet katan bu korkunç kavram beni güldürmeyi başarıyor!

    Bir bilgenin dile getirdiği gibi
    ; “Doğarken bir tek ben ağlıyordum, ve gerisi gülüyordu! Öyle bir hayat sürmeliyim ki öldüğümde ben gülerken onlar ağlasın!”

    Geldiğimiz gibi gidemediğimiz, doğduğumuz gibi kalamadığımız ve en önemlisi insan olma sıfatını taşıyamadığımız bu fani dünyanın soyut meşgaleleri ile somut olan ölüm gerçeğini göz ardı ediyoruz.

    Bilinmeyenden, bir başka bilinmeyene seyrüsefer ediyoruz…

    Ozan’ın iki kapılı han diye tabir ettiği koca dünyadan gittiğimizde kalan tek şey geride bıraktığımız onca yaşanmışlıklar değil de nedir?

    İnsan hayatı derinliklerde gizli kalmış güzelliklerden ibaret değil midir?

    Bu sorulara verilebilecek somut cevapların olmadığının farkındayım!

    Sadece düşününce düşündürten acı bir gerçek!  Paradoksal bir düşsel imge! 

    Ölü sıfatını nitelediğimiz kişilerden öğreniyoruz ölmenin ne demek olduğunu biz yaşayan cesetler!

    Aristo, Şarlo, Che, Dostoyevski, Montaigne, Mevlana, Galileio, J.Lennon, Bob Marley, Aliya İzzetbegoviç, Yunus Emre, Tolstoy, Maksim Gorki, Malcolm X, Martin Luther King,ve sonsuza dek uzanan bir liste…

    Bu metni yazarken düşsel imgeme takılan kişiler bunlar.
      . .  Bunlar gibi onyüzbinmiliyon tane ÖLÜ var!

    Hani bazı kişiler vardır ya arkasından şunu söylersiniz;
    “Hala ölü olman ne fena ya!”

    Dostlarıma…

    C.Ç

    « Önceki ::

    Cengizhan Çelik

    Kartını Oluştur